9 Eylül 2011 Cuma

Fena Halde Fener...


“Aşk gizli kalabilir mi hiç? Aşk taşar, aşk sızar. Bir kor misali gönlü yakan aşk, aşığın gözlerinden ve tavırlarından belli olur. Aşkın kokusu yayılır etrafa, ateşin kömürde, suyun toprakta, sesin havada yayılması gibi...” *
Taştı içimizdeki sevda, yayıldı etrafa ve başladık anlatmaya, beş cümleyle üç satırla…
Bu yeryüzünde ne aşklar anlatılmadı ki… Hepsini işittik, hürmet ettik. Lakin hoş görsünler bizi; Fenerli'deki aşıklık istidadını hiç birisinde göremedik.
Herkes duysun ki, zamanın behrinde bir hikâyedir Fenerbahçe’ye sevdamız. Her mevsimin, her coğrafyanın içinden geçer; yeri sınırsız, yurdu kalplerdir.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Tebdil-i Paradigmada Ferahlık Var

Retorik ince bir sanattır. Bu inceliğin ilk farkına varanlardan Aristo bu mesele hakkında bir kitap bile yazmış.  Diyor ki;  konuşmaya egemen olan üç temel değer vardır: Amaca uygunluk, soyluluk, adalet.
Niye bahsettim şimdi bundan? Çünkü 3 Temmuz’dan bu yana şunu anladım ki bizim yönetim kurulunda retorik sanatının temellerinden haberdar bir Allah’ın kulu yok. Bu kadar burnumuzdan solumamızın, mide ağrıları çekmemizin bir sebebi de bu. Çünkü hislerimize tercüman olma, milyonların kalbiyle dile gelme vazifesini üstlenen yok, bu kadro boşta. Geçici olarak bazı gazeteciler, blog yazarları ve eski futbolcular vs. kerhen dolduruyorlar boşluğu. Ama o da yetmeyince sıkıntı milyonların bünyesine vuruyor.
Hadi retoriği bıraktım aslına bakarsanız ortada bir yönetim de yok, yönetişim de yok, iletişim de yok. Var diyen? Yalnızca amatör sportif faaliyetlere ve bütçe dengesine dönük idare-i maslahat, bir de tabii yazılı bildiriler ve münferit yönetici açıklamaları. Bunlardaki söyleme bakınca da ne Aristo’nun bahsettiği amaca uygunluğu görüyoruz ne bir soyluluk ne de bir adalet arayışı.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Gözlerimiz Nemli Değil Gözlerimiz Namlu


Zor zamanlarda duygular birikir. Yüreğimizi sıkar, insan ister ki infılak etsin, kurtulsun bu ızdıraptan.
Şimdilerde bu infılak duygusu en çok Fenerbahçeliler’in içinde. Bin türlü melunla ve bin türlü melanetle karşı karşıya çünkü büyük sevdaları. Midelerinde hep bir ağrı, akıllarında hep aynı dörtlük:
Ne alnımızda bir ayıp,
Ne koltuk altında saklı haçımız.
Biz yalnız Fenerbahçe’yi sevdik
İşte bağışlanmaz korkunç suçumuz...
İnfılak’ın arefesindeki Fenerbahçe taraftarı, Avrupa’dan men kararı üzerine yoğun bir şekilde ligden çekilme tartışması başlattı. Duygusal olarak anlaşılabilir ve hak verilebilir bir talep, pekala kulübün çıkarına mı, şimdilik bunu sorgulayan pek yok.
Dünkü meş’um kararın ardından çekilelim popülasyonu bir hayli yoğun, anlaşılıyor da, bu konudaki analistlerin sayısı bir bilseydik? Şöyle bir bakayım.. Hımm. Evet, az da değil, hiç yok.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Sultânî’den Mesaj Var: “Genç UEFA’lılar Rahatsız!”


Galatasaray'ın tıpkı ilkindeki gibi sağ gösterip sol vuran açıklaması üzerine -ki bu üslubun üzerinde ayrıca durulmalı- düşülmüş şerhler: 

1-"Türk futbolu çok ağır bir şaibe altında. Toplumumuzu sadece sportif açıdan değil sosyal açıdan da alt üst edecek kadar derin ve yaygın olduğu anlaşılan büyük bir sorunla karşı karşıyayız."
Şerh: Sabah-ı şerifler hayrola Sultanîli arkadaş… Futbolla ilgili elli yıldır cereyan eden sorunlar toplumumuzu sportif ve sosyal açıdan çoktan alt üst etti bile, sosyal bünyenin içi dışına çıkmış vaziyette. Günaydın.
Ayrıca "derin ve yaygın olduğu anlaşılan" deniliyor ki bir kez daha günaydın. Buradaki derin kelimesinin yerine mesela Mehmet Ağar’la Haluk Ulusoy’u, yaygın kelimesi yerine de “90’lı yıllar”ı koyunca niye iki de bir günaydın dediğim anlaşılabilir.

2-“Hepimiz aynı gemideyiz ve geminin adı Türk Futbolu’dur."
Şerh: Bu filoda bir de Türk basketbolu diye bir gemi vardı, onu hatırlayan var mı? Hani Cemal Nalga bandıralı…

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Manipülasyonla Ördük Anayurdu Dört Baştan!

İletişim fakülteleri müfredatında en çok değinilen mevzulardan biri de haberde manipülasyondur. Çünkü bilen bilir, ufak bazı oynamalarla her habere istenilen kıvamı yüklemek mümkün olabilir. Ya da kamuoyunda istenen etkileri yaratmak için kullanabilecek malumat, zibil gibidir.
Peki öğrencilere bu manipülasyon derslerinin verilmesinin sebebi ne? Öğrensinler ne olduğunu da manipülasyon yapmasınlar diye tabii ki. Medya, demokratik bir sistemin dördüncü ayağı olsun, yasama, yürütme ve yargıyı halk adına denetlesin diye... Kamuoyunda ortaya çıkan görüşleri, soruları, umut ve korkuları yansıtarak ülkenin vicdanı olsun diye. Her bir iletişimci adayı, zanaatini ahlak ve değerler üzerine kursun diye.
Bunun için öncelikle haber yazma tekniği içine yönlendirme sokmanın bin türlü şekli olduğu  anlatılır öğrencilere.. Her şekilde yapabilirsiniz bunu. Habere referans diye verdiğiniz fotoğrafla, ya da haberin hemen yanına koyduğunuz yönlendirici başka bir haberle. Ya da mesela televizyon haberi yapıyorsanız fona koyacağınız uygun bir müzikle.
Anlayacağınız şu söylenir genç beyinlere: ”Aman çocuklar, şeytanın oyunları bitmez, insana binlerce oyun sunar ki birinden birini kullansın diye... Peki insan ne yapar. Ah çok zalim ve pek cahil olan insan hep kanar şeytana.. Sakın ola ki siz kanmayın.”

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Toptancı Retoriğin Üç Büyük Zaafı – Ahmet Altan ve ‘Bir Kısım Taraftar’ Üzerine

Ahmet Altan bir edebiyatçı ve gazeteci. Yazı üslubunda bu iki zanaata has izler var.
Edebiyatçı tarafı yaşı ve birikimi ilerledikçe toptancı yorumlardan uzak duruyor. Ondaki bu sevimli, anlayışlı ihtiyar olma tavırlarını seviyorum.
Gazeteci tarafı ise daha savaşkan, daha yırtıcı. Bu biraz da yaşam enerjisini temsil ediyor Altan’ın. Sevimli ihtiyarın atalete düşmesine engelliyor bu tarafı. Ve maalesef bu tarafı, zaman zaman toptancı bir retoriğe kapılıp gidiyor. Siyasette de, sporda da. Son başlıkları: “Diklendi, Dik Duramadı” meselâ. Detayları hiç dikkate almayan bir başlık.
İnsanız, hepimiz böyle zaaflara düşebiliriz, ancak böyle anlarda birilerinin bize dur demesinde fayda var.
Nitekim 5 Ağustos 2011 Cuma günkü yazısında da –belki de farkında olmadan– toptancı retoriğinden bir kuple sunuyor Taraf gazetesi başyazarı. Diyor ki: Kendisi ve yazı işlerinin çoğu Galatasaraylıymış, ama bu onların futboldaki kirliliğe karşı sonuna kadar dövüşmelerine engel olmayacakmış. Dürüstlük, gurur, değer, temizlenme gibi kavramların geçit töreni eşliğinde kirliliğe karşı duracaklarını anlatıyor uzun uzun. Zaten aklı başında herkesin söyleyebileceği şeyleri söylüyor.
Gelgelelim bu açıklamasının ardından, geliyor yazdığı cümlelerin sebeb-i hikmetine. Diyor ki “Bunları söylüyorum çünkü Fenerbahçe Yönetim Kurulu ve yazarlarla taraftarlarının bir kısmı son şike soruşturmaları sırasında çok kötü bir sınav verdiler. Fenerbahçe’yi temizlikten, dürüstlükten ve spordan daha fazla önemsediler. Kazan da nasıl kazanırsan kazan inancını biraz daha pekiştirdiler.”
Burada da “bir kısım” Fenerbahçeli derken sanki başta anlattığımız o anlayışlı, hakkaniyetli ihtiyar olmaya dikkat ediyor gibi. Ama yazının geri kalanı üstümüze öyle bir geliyor ki; o sıfat tamlamasını kullanmaktaki amacının, aslında biraz da zevahiri kurtarmak olduğu anlaşılıyor: Yani Tonton Bay Altan gidiyor, Toptancı Bay Altan giriyor devreye.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Futbolumuzun Gordion Düğümü - Haluk Ulusoy ve Efradı Üzerine

1997 yılı 22 Aralık’ında Ankara Elektrik İdaresi Misafirhanesi’nde yapılan bir seçim Türkiye’de çok şeyin değişeceği bir dönemi başlattı. Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığı seçimi vardı ve üç aday mevcuttu. Eski Galatasaray Başkanı Alp Yalman, Beşiktaşlı eski futbolcu Mustafa Kefeli ve tabii Haluk Ulusoy.
Federasyon delegeleri Ankara Sheraton Oteli’nde kamp kurmuşlardı. Ancak tek kamp kuran onlar değildi. Futbolla ilgili her aksiyonun içinde bulunmayı alışkanlık edinmiş başka tanınmış şahsiyetlere de rastlamak mümkündü mekânda. Ecevit Kılıç’ın aktardığına göre otelin üst katında Sedat Peker ve adamları, orta katlarında ise Alaattin Çakıcı’yı temsilen kardeşi Gencay Çakıcı ve adamları bulunuyordu. Her iki mafya ailesi de, adaylardan Mustafa Kefeli’yi desteklemek için oradaydılar. Görüntü açıktı, Ulusoy ile Yalman’ın pek şansları yoktu. Zaten Yalman da kendisine gelen tehditle hemen adaylıktan çekildi. Ama Ulusoy kolay lokma değildi. Ve tüm görüntüyü bir çırpıda değiştirecek hamlesini yaparak devreye Mehmet Ağar’ı soktu.  Ve Ağar, Sheraton’a Korkut Eken’le ekibini yollayınca Çakıcı ve Peker grupları tası tarağı toplayarak çekildiler. Ulusoy yarışı çoktan kazanmıştı bile.

29 Temmuz 2011 Cuma

Adalet Tokmak Değildir, Kafaya Vurulmaz

"Operasyonu itibarsızlaştırma çabası": Ergenekon davasına muhalif eylemlerin ortak adıydı bu. Geniş ölçüde doğruluk payı olan, kısmen de abartılı bir adlandırmaydı.
Bahsettiğim bu söylemin sahipleri, şu anda ilginç bir çelişkiyle Fenerbahçe taraftarının tepkilerini itibarsızlaştırmaya çalışanlarla aynı kişiler.
O zaman itibarsızlaştırmak yanlıştı, şimdi doğru oldu. Anlayacağınız, çelişki, çelişki, çelişki: dengeleri oturmamış bir memleketin karakteristiği…
Fenerbahçe taraftarının tüm tepkilerinin belli kalıplarla izah edilmesi buna örnek: Şikeye destek, aşırı gerginlik, holiganlık, duygusal bakış, bilinçsizlik, taraftarlık duygusundan kaynaklanan mâkul olamayış, yanlış kişilerin peşine takılma vs vs.
Ya da Fenerbahçe lehine konuşanlara şüpheli şahıs muamelesi yapılması. Mesela Lube Ayar’a…


Aleyhinde yazılanlara bakarsanız göreceğiniz manzara şu: Bu kız Mossad’ın Yoğurtçu Parkı şubesi. Beşiktaşlılar’a bakarsanız Lube, Ariel Şaron kadar tehlikeli, Theodor Herzl kadar şüpheli. Rasim Ozan’a göreyse boynunda şaibeli bir yafta, Cemal Temizöz’le Lube bir safta.

26 Temmuz 2011 Salı

Mene Mene Tekel Upharsin* -Rıdvan Akar'a Bazı Empatik Sorular-


O soruyu duymuştum da soran kişinin Rıdvan Akar olduğunu bilmiyordum. Hani şu içerideki Fenerbahçeli yöneticilerle ilgili müstehzi/magazinel soruyu.
Yok işte Aziz Yıldırım, bir açıklaması sebebiyle yöneticilerden birine çok kızmış da onunla aynı koğuşta kalmak istememişmiş. Kimmiş bu yönetici, işte şıklar da Odyakmaz, Ekşioğlu vs vs…

 













Bundan birkaç hafta önce kendi kaleme aldığı bildiride Kayseri'deki Bozbaykuşlar'la kurduğu empatiden bahsetmişti bu soruyu soran empatisever meslek büyüğümüz. Onları anlamamız lazım demişti kemal-i ciddiyetle. Bir avuç insandan oluşan bir grupla kurmuş olduğu bu empati, gerçekten takdire şayandı. Ama aynı metnin devamında, kulüp sevgisi sebebiyle yürüyüş tertip eden onbinlerce insandan oluşan bir kitleyi, şikecilerin peşinden yürümekle itham ederek, onlardan aynı empatiyi esirgemişti.
Bunu eleştirdiğimiz ve verdiği örneğin sadece bir detay değil, tüm metnin üstüne kurulduğu argümanlardan biri olduğunu söylediğimizde, bunun bir zihniyet meselesi olduğunu anlattığımızda Beşiktaşlı arkadaşlarımız ‘olur mu öyle şey canım’ diye itiraz etmişlerdi.
Halbuki çok açık bir şekilde Rıdvan ağabey, olumsuz örnekten bahsedip onu bir kaide taşı gibi ayağının altına alıyor ve kendi taraftar grubunun 'dik duruşunu' bu kaide üzerinde sergilemeye girişiyordu. Başka pek çok yazısında olduğu gibi.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

En Büyük Travmaya En Düşük Profil

Fenerbahçe yönetiminin 3 Haziran'dan bu yana gösterdiği düşük profili anlayamıyorum ve yeniden soruyorum: "O brother where are thou?"
1-Daha ilk günden sessiz kalmanın bir iletişim yönetimi olamayacağını, bunun yetersizlik, kendine güvensizlik ve suçun kabulü izlenimi yaratacağını görüp niye durumun ciddiyetine uygun tertip alamadınız?
2-Daha sonra uygun gördüğünüz düşük profilli görüntü de neyin nesiydi?. Hiç bir büyük kurum, kendisine böylesine sistemli saldırılara karşı, böylesine defansif bir savunmayla cevap vermez. Veriyorsa da bu iyiye âlâmet değildir. Ya yeteneksizliklerini gösterir ya da kendilerine pek güvenleri olmadığını. Peki sizin bu cılız tepkileriniz, kulübe saldırıda bulunanların cüretini arttırmaktan başka hangi işe yaradı?


3-Medyanın orantısız güç kullanımına böylesine bir pasiflikle cevap vermek, en hafif tabirle işbilmezlik değil mi?. Her yerinizden bıçaklanırken, ‘efendilik bende kalsın’ diyemezsiniz. Meşhur meseldir, “densize haddini bildirmek, yetime kaftan giydirmek gibi sevaptır”  Kibre ve tahkire tevazu ile cevap vermek hikmet olarak algılanmaz, zillet olarak addedilir.  
4- Düzenli olarak kamuoyuna bilgi aktaran ve iddialara eş zamanlı olarak cevap veren bir sözcü bile belirlemediniz. Niye? Hakikaten niye?

21 Temmuz 2011 Perşembe

Halkın Takımı, Halkın Umudu, Halkın Dostu

Fenerbahçe’nin genç jenerasyonu, körpe hayatında sadece Aziz Yıldırım imzalı malî restorasyon dönemine şahit olduğu için Fenerbahçe’nin büyüklüğünü kulübün zenginliğiyle alâkalı bir tanımlama sanır. Bir de belki kulağına çalınan bazı Kurtuluş Savaşı hikayeleriyle bağlantı kurar.
Oysa ki Fenerbahçe'nin büyüklüğü ifadesi; küçük bir semt takımının kurulduktan sonra hızla ulusal bir fenomene dönüşmesi sürecinden ve ülkenin gelmiş geçmiş en popüler spor kulübü haline gelmesinden kaynak bulur. Bu popülerliğin asıl temellerinin atılışı ise 1959 öncesi dönemdedir.
Bu dönemde kulübe ve oyuncularına dair sayısız efsanevî anekdot anlatılır. Ancak asıl efsanevî olansa futbol takımının tartışılmaz başarısıdır.



1924-1951 yılları arasında Türkiye Amatör Futbol Birinciliği ile Milli Küme müsabakalarında Fenerbahçe hâkim takım konumundadır. Bu sıralarda Anadolu’da sivrilen oyuncuların büyük kısmı Fenerbahçe’de alır soluğu… Profesyonelliğe geçişten sonra da etki gücünü ve başarısını muhafaza eder takım.

17 Temmuz 2011 Pazar

Şikenin Mazisi Kalbimizde Bir Yara


Şike ve yolsuzluk operasyonu öyle hızlı değişimlere gebe ki, bu konuda atılan hiçbir adım sağlam olamıyor. Alınan kararlar hemen ertesi gün atıl ve değersiz bir hale gelebiliyor.
Bu noktada, verilebilecek her türlü nihaî kararı etkileyebilecek özel bir durumdan ise kimse bahsetmiyor.



14 Temmuz 2011 Perşembe

Çarşı Ruhu'nun Dip Akıntıları


İstanbul boğazı derinden akar. Ona bakanlar üstünü görür de, altındaki dip akınlarını göremez. Sanırlar ki tek bir akışı vardır ruhunun, bilmezler ki onlarcası tâ içinde…
Beşiktaş Çarşı grubu dün bir açıklama yayınladı. Boğazımıza kadar olumsuzluk içinde olduğumuzdan genellikle olumlu karşılandı.
Ancak bir de hakkını verip bu metnin alt metinlerine bakmamız lazım: Çarşı ruhunun dip akıntılarına…



Güzel benzetmelerle başlamışlar bildirilerine: “adaleti simgeleyen  o gözü bağlı kadın” diyorlar mesela.. Gerçi bir hafta önce kendi gözlerine taktıkları siperlikleri hatırlamıyorlar. Ama neyse..
Acaba diyorum, Çarşı ne demeye çalışıyor? Ve bu demeye çalıştığı şeye bilinçaltından neler sızıyor? Açık olan şu: Kendilerini daha baştan diğerlerinden ayırıyorlar. Ve aslında bütün metni şekillendiren dip akıntılardan biri bu: biz ve diğerleri ayrımı. İşte maalesef böylece başlıyor yüce mistifikasyon süreci: dikkatle bakıldığında hemen görülecek bir kendini kutsama ayini….
Bu yüzden biraz kırgın, biraz güvensiz şekilde okumaya başladık. Yine de umutluyduk.
Bildiri, takım sevdası nasıldır, onu anlatan cümlelerle başlıyor. Renge, armaya, tarihe sevdalı her taraftarın için geçerli cümleler bunlar. Ancak bu bir Beşiktaş taraftar bildirisi olduğu için doğal olarak, tüm bunlar Beşiktaşlılar’a has ibadet ritüelleri gibi anlatılıyor. Anlatılsın, mahzuru yok. Taraftarız biz, taraftarın psikolojisini biliriz.  Hoşumuza gidiyor metin. Kaç gündür yaşadığımız sıkıntının diğer yüzünü görüyoruz, kalbimizde yine merhamet oluşuyor tuttuğumuz takıma karşı…
Derken efendim kendi talihsiz durumlarına değinip, operasyon ve zanlılarla aralarına şöyle temiz bir mesafe koyuyorlar. Bravo diyoruz, işte bu.. Ve sonraaa... Diyorlar ki, mahkeme sonucu belli olana kadar herkes suçsuzdur amma… ‘Ancak diğerlerinin yaptığı gibi arkalarından peşi sıra gitmeyi de reddetmeliyiz’! 

12 Temmuz 2011 Salı

Marifet Sahipleri Gelsin ki Biz de Mültefit Olalım!


BJK TV’de yapılan sokak röportajlarında (‘Söz Taraftarda’ programında) taraftarlara sorular soruyor bir kızcağız. Takımla ilgili mevzulardan sonra, ağzının suyu akarak ve müstehzi bir şekilde ‘sizce’ diyor ‘süper kupada rakibimiz kim olacak?’ Çanak bir soru tabii, amaç şampiyonluğu elinden alınması ihtimali olan Fenerbahçe’yle dalga geçen cevaplar almak ve tabii istediği cevapları da alıyor.
Yaklaşık bir hafta önce oluyor bu…

10 Temmuz 2011 Pazar

Via Dolorosa'da Bir Garip Fenerbahçe*


Fenerbahçeliler'i hiç de hijyenik bir görüntü vermeyen 'temiz kramponlar'da rahatsız eden iki şey var.
Birincisi malum operasyonun Fenerbahçe kulübü ve camiasının itibarı ve hakları hiç dikkate alınmadan yapılması ve bu tutumun bilinçli olduğu şüphesi.
İkincisi ise şike ve usulsüzlük iddialarının zaman ve zemin tanımadan tüm Türkiye'nin meselesi olduğu bilinmesine rağmen sadece Fenerbahçe'nin odağa alınması.



İmdi; bu şikayetler ayyuka çıkarken...

8 Temmuz 2011 Cuma

O Brother Where Are Thou?

Meşum olayın ilk anındaki şaşkınlığı anlayabiliyorum. Ancak gerek Fenerbahçe kulüp yönetiminin gerekse Fenerbahçe kamuoyunun, ilk şokun üzerinden kaç gün geçtikten sonra bile bu kadar pasif kalması şaşırtıcı.
Yönetim, taraftarlar, eski sporcular, yazarlar. Hepsi darmadağın..
Yöneticilerin verdiği görüntü şu: emniyetçilerin peşinde koşan, ne yaptığını bilmeyen üzgün adamlar…Yahu beyler, siz bu camianın başındaki insanlarsınız, siz böyle düşük profilli görüntü verirseniz, taraftar ne yapacak?

Kanarya Kanadında Ölmek Zamanı



Ey Fenerli kardeşim,
Gönlümün sürûru kardeşim
Derdin büyük, gönlün kömür karası
Büyük aşkların zaten, hiç biter mi yarası?

Fenerliyiz biz,
Fener’in sevgilisi
Ölesiye sevdik efenim,
Var mı daha ötesi?

Ey Fenerli bil ki, büyük olmak,
Yolda olmaktır, tüm dertlerle birlikte…
Omuzlamak hepsini,
Kederiyle, elemiyle